
saat sabah 11, telefonum çalıyor, arayan madam brownie’den yeşer.
tesadüf ben de bir önceki gece...
10 9 8 7 6 5 4 3 2 1…
Sağlık, mutluluk, huzur, bol kahkaha, bol para… Klasik yeni yıl mesajı… Ben mi? Hahahaha;...
Bugün Cizre’de “haklarını aramak için” gösteri yapanlar erkek öğrencilerin kaldığı bir yurda molotof kokteyli attılar. Yurt sanırım Fetullahçıların....
Step outside the summertimes in bloom. ✿ on We Heart It. http://weheartit.com/entry/10037256
Neredeyse hepimizin birileriyle ilgili hayal kırıklıkları, hazmedemediklerimiz var. En çok da içerisinde babasıyla ilgili bir kırgınlık taşıyan ne çok…
Doğumdan büyüyene kadar en çok gördüğümüz canlı anne. Bizi çok seviyor, her şeyimizle ilgileniyor ve bunu hep bir karşılık beklemeden yapıyor. Bağırıyorsun, nazlanıyorsun, tersliyorsun misal anneni; uyguladığı tek yaptırım kırılıp üzülmek oluyor.
Daha sonra babayla ilişki kuruyor insan. Hayal kırıklığı da burada başlıyor. İlk öğrendiğimiz ilişki türü sürekli bizim aldığımız ve karşımızdakinin şikayet etmeden ve bir şey beklemeden verdiği bir ilişki. Babamızdan böyle olmasını bekliyoruz. Bilinçaltımız öyle olması gerektiğinde sabit. Ancak baba seni karşılıksız sevecek diye bir şey yok. Bunu yapamaz demiyorum, yapabilir ancak bu babalarımızda default bir şey değil. O nedenle en çok babalarımız tarafından cezalandırılıyoruz ve babalarımızdan yana hayal kırıklıklarımız büyük. Beklentimiz alabildiğine yüksek çünkü, düşürmek de çok zor.
İlk gördüğümüz insan, ilk kurduğumuz ilişki hep sizin daha çok sevildiğiniz olduğu için; kendimizi güvende hissettiğimiz gönül ilişkilerimiz de hep karşı tarafın bizi daha çok sevdiklerinden ibaret aslında.
Hacettepe, İTÜ ve son olarak Ankara Universitesinde katıldığım&katılacağım bahar şenliklerinde şu ana kadar gözlemlediklerim:
1. İnsanın yaşı geçince böyle şeyler anlamsız geliyor.
2. 92’li 93’lü kızlar orlarını burlarını açıp açıp gelince, karşılaştıkları muamele sonrası ister istemez kendi kardeşim bu durumdaymış gibi düşünüp sinirleniyorum.
3. Eskiden alkol stantlarının olduğu, dışarıdan arkadaş sokabildiğimiz şenlikler hep daha bir zevkli geçerdi, alkolün ve apaçinin olmadığı yerde eğlence yok.
4.Yine her yıl ne kadar kavga çıkıyorduysa o kadar kavga çıktı. Olayın apaçi veya alkolle ilgisi yokmuş. İstersek kendi kendimizin apaçisi olabilirmişiz.
5. 18-25 yaş arası gençlerin olduğu yerde çiftleşme ve döğüş kaçınılmaz bir şeymiş.
6. Bomboş geçen şenliğin kermesten farkı yokmuş.
7. Şenlik haftası boyunca havanın mis gibi olmsından ötürü mikaile teşekkürü bir borç bilirim.
“Lethologica” kelimesi hatırlamak istediğimiz bir kelimeyi tam olarak hatırlayamama durumuymuş. Yunanca sanırsam. Türkçe olmadığını biliyorum çünkü türkçe “dilimin ucunda” deriz biz. Ayrıca Lethologica yunan mitolojisindeki lethe ırmağından geliyor sanıyorum. Adamlar unutmayı ırmağa bağlıyor. Biz de dile. Türk olmak sanki böyle çalgı çengi filminde oyuncu olmak gibi.
Dark Tranquility diye bir grubun şarkısı vardı lethe diye. Suyundan içen insan evladı her şeyi unutuyor muydu öyle bir şeydi. Lisede metalci zamanlarımızda çok aşık olduğum bir çocuk vardı. “you are my lethe” derdim hep ona. Şimdi görsem ensesine vurup “nabıyon lan ibiş” derim, o ayrı.
İnsan ergenlikte über salak oluyor.
Çocukluğunda banyonun kapısında durup 2 metre ilerideki klozete işemeye çalışan alt kat komşumuz angry bird samet bile dün nişanlandı. Bizim uğraştığımız şeye bir bak. Hayat mı bu allasen?
1. Seramikçilerin yaptığı reklamlara bakılırsa güzel kadınlar evde yedi yirmidört saten gecelikleri giyip fayansları okşuyor.
2.Turkcell artık aman memleketim aman tezek kokulu akrabalar, köyüm temalı yırıl yırıl sömürü akan reklamları azaltmadan, sigara bırakırcasına bitirsin.
3.Cüneyt Arkın’ın Malkoçoğlu filmlerindeki bizanslı muhafızların kostümleri bile SATEN ABİYE’lerden elit, şık.
4.Feriha ile Emir’in 100 sezona sığmayan aşkı meğer Tuğçe ile Berk sığlığındaymış.
5. Ak Parti zamanında sağlık reformu yapıp sgk’ya bağlı hastaların cüzi farklarla özel hastanelerden de hizmet alabilmesini sağlamıştı. Fark bugün %90 kadarCIK.
6. Futbol iyidir, güzeldir de amacı altı üstü topcuya ve topcunun sahibine milyonlar kazandırmak olan bir şeyin etrafında örgütlenip kafayı yemek çok üzücü olmalı.
7.İşsizlik insanı içten kemiren HABİS(bu kelimeyi bir gün cümle içinde kullanacağımı biliyordum!!!) bir tümör gibi.
8.Hayatı boyunca hiçbir şey olamamış tiplere kendilerini önemli hissettikleri tek bir yetki verildiğinde etraflarına yaptıkları zulüm bitsin.
9.Okan Bayülgen de artık “programıma konuğumu çağırıp aşağılayayım da ne kadar zeki olduğum ortaya çıksın” mantığından kaçsın. Eskidi zira.
10. “Nbr npysn akşm grşlmmi ;)” erkekleri de tekrardan bir lise öğrenimi görsün.
Oya Eronat Zeynep Altıok’a “Aziz Nesin öyle konuşmasaydı Sivas katliamı olmazdı” demiş.
Kadınsınız bir kere, içinde bir yerlerde bunun mantıksız olduğunu neden düşünmüyorsunuz? Mantıksız olmasını geçtim babası katledilen bir insana bu kadar saçma sapan bir neden ileri sürülür mü?
İnsanlar düşüncelerini ifade etti diye ifade edecek bir düşüncesi olmayan omurgasızların yaptığı katliama arka mı çıkılırdı?
Bu şey gibi, kocası tarafından öldürülen kadınlara pişkin pişkin “o da kocasına karşı gelmeseydi” savunması yapan zihniyetle bir yerden akraba gibi işte ne bileyim.
Nasıl bu kadar vicdansız olunabilir? Bunu dile getirmenin bir kesimi topyekün salak yerine konma olduğunu kendileri bilmiyor mu?
Pekala biliyor.
Amacım AKP reröere AKP rörereöere muhabbeti yapmak değil. Her boku eleştiren tiplere de zaten saygı duymuyor artık kimse. Ancak iktidarın verdiği o pişkinlik ve umursamazlık hissiyatı bir kesimi deli ediyor. Kaldı ki eşi,dostu,ailesi bu pişkinliğie kurban bir kitle yaratıldı. Bu kitle her geçen gün büyüyor üstelik. Hangi hapis alacak bu insanları, bilemiyoruz.
Üniversiteli birinci sınıf arkadaşlar, lütfen henüz açılıp saçılmamış saliha arkadaşlarınızı çok geç kalmadan gezmelere, ortamlara çıkarın. Çıkarmıyorsunuz, sonra onlar üçüncü dördüncü sınıfa geliyor, bir erasmus yapıyor ne bileyim bir bara gidiyor; “allahım ne çok içiyorum, alkolik miyim yoksa ben, gece de şurdaydık” tribinden ölüyorlar.
Geçenlerde annem markete gidip milyonlarca abur cubur almış yine. Bizim evde zaten kıyma olmaz da aile boyu cips olur,pirinç olmaz da mabelin 300metre çikolatalarından falan olur yani. Hatta annemle babamın işe gitmeyip evde çikolata imal etmeye çalıştıkları bi kış mevsimini yaşamıştım bizzat.
Benim çok abur cubur olayıyla aram yok aslında. Dönem dönem bir şeylere takıyorum, sonra geçiyor. Aytek sayılırım ben de bir yerde. Çikolata sevmeyen kız düşün yani. Bence bi kavanoz sivri biber turşusu her türlü çikolatadan iyidir. Hatta bir pms dönemi rutini olarak kavanoz kavanoz turşu yediğim, ne bileyim elimde bebe gibi limon kemirdiğim falan oluyor benim.
Geçenlerde, dedim işte, annem marketten döndüğünde, yılların ezberini bozan bir hadise meydana geldi. Ülker’in Hanımeller Unkurabiyesi şaheseriyle tanıştım. 50 yıllık herif gibi olduğumdan çay yanında bir şey yeme gibi bir olayım da yok benim. Zaten bir ajdaya 4 kesme şeker atan bi dana olduğum için sanırım bünyem de gerek duymuyor daha fazlasına. Ama bu unkurabiyesi başka. “Anne Eli Değmiş Gibi” diyor ya ülker, yürüsün gitsin. Tüm anneler bu kurabiyenin önünde diz çöksün, tövbe istesin. Tamam un kurabiyesi yapımı zor bir şey değil, bi 10 senedir de yapıyorum kendisini ama bizim yaptığımız meğerse kilosu 7 liralık real kurupastasıymış bunun yanında. Bir kere ben bu şekil ince ince yaptığım zaman fırın yakıyor bu mereti. Kıyir kuyür bir şey oluyor. Ayrıca sanki tadı biraz da mantar kurabiyeye benziyor gibi bilemedim. Sonuç olarak küçük sapıklıklarımın en yeni çocuğu şu anda bu diyebilirim.
Irrelevant blog önerisi: Ben okumaya başladım bu blogu; çerezlik gibi düşün, vakit geçirtiyor.. Ama birunkurabiyesi değil tabi. http://kinnfactory.blogspot.com/
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, para ödüllü yarışmalardan birine katılacağını öğrendim. Hani şu TV kanallarında prime-time’ı işgal edenler var ya, onlar işte. İnsanlar çılgınlar gibi bu yarışmalara başvuruyorlar. Oturdukları yerlerden para kazanıyorlar çünkü, bir zahmete girmiyorlar hani. İyidir, hoştur; bana çıksa koşa koşa giderim dedin, bin lira bin liradır dedin işimi görür dedin, alırım paramı harcarım dedin ya… NAH ALIRSIN.
Bikere bu yarışmaların olayı sizin bilginizi, yeteneğinizi ölçmek filan değil. Bunların olayı sizin maymunluğunuzu cümle aleme gösterip üzerinizden reklam almak. Bu yüzden bu tür yarışmalara katılabilmeniz için, çok yetenekli yahut çok bilgili olmanıza lüzum yok. Azıcık standart dışı olup kendinize baktırmanız yeterli. Hani geçenlerde bu tür tip bir yarışmaya siyaset bilimi okuyup siyasetin s’sini bilmediği için günlerce konuştuğumuz bir abla katılmıştı, o misal. İnsanlar o yarışma koltuğuna oturabilmek için tonlarca elemeden geçerken o ablanın yarıştırılabileceği özelliğinin bilgisi olmadığını programcı şahıs anlamadı mı, bilemedi mi yani?
Sonra diyelim ki sadece kendine baktırmıyorsun, bir şeyler biliyorsun yahut bir şeylere yeteneklisin diyelim. Sen o yarışmaya katılmadan önce senin önüne öyle bir sözleşme dayıyorlar ki sen ne kazandığın ödülü talep edebiliyorsun, ne de bir kişiye gidip “bana ödülümü vermediler” diyebiliyorsun. Ondan sonra kanalın yahut yapımcının peşinde köpek ol istersen, paranı almasına alırsın da çoluğun çocuğun büyüyünce mi alırsın torun torba sahibi olunca mı alırsın bilemeyiz. “Aman haydan gelen para zaten hemen almayıversin” denilmemeli. Bu insanlar sizi kameranın önüne oturtuyor, etinizden mi sütünüzden mi güzelliğinizden mi yahut salaklığınızdan mı faydalanırlar bilemiyoruz ama sizin üzerinizden para kazandıkları bariz. E burada da bir terslik oluyor haliyle. Bu adam seni kullanıyor ve para kazanıyor, sen hiçbir şey alamıyorsun alman durumunda da oldukça uzun bir süre ki hatta bunun yıllar sürdüğü söyleniyor, çektiğin eziyet alacağına değmiyor.
Bu tip yarışmaların bir diğer olayı da “ben artiz olucam” tribinde ablaların buralarda ömürlerini çürütmeleri, gerekirse rezil olmaları. Bunda da şöyle bir olay var ki çok çok güzel veya çok şanslı değilsen, sana buralardan ekmek çıkmaz. Çünkü biliyoruz ki 100 kişi katılıyorsa 1 tanesini bir dönem görüyoruz, sonra o da kayboluyor ortadan. Artiz martiz olaman yani, en azından ait olduğun muhitte “gerizekalı” olarak anılmayasın.
Ne diye insanların sizin üzerinizden milyonlar kazanmasına ve size zırnık koklatmamasına razı olursunuz bilmiyorum. Şu bariz ki kanallar ve yapımcılar personellerinin ve ekmeğini yedikleri “kendine baktıran” halkın ağzına sıçabiliyor istediği gibi. Ancak şöyle bir olay var ki tüm bu yapımlar ve bu insanlar ve bunların milyonları biz satın aldığımız sürece var. Hani bilmem anlatabiliyom mu.
Bu arada bilinen parasını hemen almış tek adam çocuğu kanser olan bir adammış. Lütfetmişler.
benim babam asabi bir adamdı. daha doğrusu, asabi olmak, babamın default haliydi. sürekli gergin, sürekli bir şeylere bağırıp çağıran, her şeyden kızacak bir sebep bulabilen. babaannemin anlattığına göre küçüklüğünde hiç öyle değilmiş aslında, gayet halim selim, sakin bi gençmiş. askerliğini…
Burç yorumcularının sürekli bir Balık bir anda çeker gider ve asla dönmez minvalinde yazılarını görünce…
Bir balık burcu olup, yaşadığım her ilişkinin 54568 milyon yıl sürmesini, e bunun da en az son bir senesinin “bize ne oluyor?” “uzatma dönemi” “ayrıl-barış” “başkasını bulunca valla terk etcem” şeklinde geçmesini göz önünde bulundurduğumda,
Tüm o yorumcuların buradan ağzına ağzına vurmak istediğimi paylaşmak istiyorum.
Zararlı alışkanlıklarımdan kurtulmak için hayatıma eklediğim küçük sapıklıklar başlıklı aktiviteler tam gaz devam ediyor. Bu zararlı alışkanlıklarımdan sigara sonrası kısa vadede en zararlısı internetti. İnternet bağımlılığım yani. Benim evde yahut dışarıda olmam fark etmiyor, sürekli bir online yaşama halindeyim. Biraz da huzursuz ve tezcanlı bi yapıya sahip olduğum için aynı anda bir kaç işle uğraşmazsam yaşayamam gibi. Her dakika online geziyorum böyle. Hatta bu öyle bir boyutta ki belleğimin yarısından fazlasını komik videolar, gastelerin çok okunanlarının köşe yazıları (yılmaz özdil hariç valla) moda blogları, ünlülerin makyajsız halleri tutuyor. Hatta öyle ki bir gün önce ne kadar uykusuz kaldığım önemli değil, yatınca saatlerce uyutmayan bir iç huzur yoksunluğuna sahip olduğum için wikipedia okuyorum yatakta masal niyetine. Başka türlü gelmiyor o uyku. Şimdi sorsan wikipedia’nın yarısını ezbere biliyorumdur, öyle.
Bu problemimi daha fazla görmezden gelmeyip ne yapacağımı çevredekilere danışmaya, fikirler üretmeye başladım. Annemler hiç televizyon izlemediğimden bahseder sürekli. Şöyle bir bakınca ortalamaya vurduğumda günde 5 dakikayı geçmiyor televizyon izleme sürem. Sevmiyorum çünkü televizyonu herkes birbirini düdüklüyor gözümüzün önünde. Bizi de düdüklüyor o televizyoncular ha! Adam diyor ki mesela, “kısa bi reklam arası” ee iyi bekleyelim diyon, tam reklam bitiyor adam yayında 2. kelimesini bitirmeden hoop bi daha reklam. Ben de sinirleniyorum haliyle “yerim sizin yapacağınız işi yaa” falan diyorum, dönüyorum geri ergen internet dünyama.
Sigara problemini başlarda zorlansam da çözdüm ya, şimdi televizyon işi de böyle olacak. Televizyon izlemek yine bi obsesyon yarattı bende. Reklam inceliyorum sapık gibi. Mesela acunu macunu izliyorum, sağolsun o da 30 saniyede bir reklam verdiği için pis zengin hiç zora sokmadı beni, öyle reklamlar yapıyolar ki hayret içerisinde kalıyorum ya…
Mesela Vodafone reklamları. Kaç tane ülkede faaliyet gösteren bir firmasın yani öyle Şafak Sezerle olacak iş mi yahu bu hiç mi düşünmüyon yani? Her iki reklamdan birisi senin zaten kanallarda dönen, o kadar reklam yapıyorsun sonra Turkcell patlatıyor bi tane kampanya eziyor geçiyor gözünü seveyim hiç mi dikkatini çekmiyo bu yani! Hem bir de yeni bir şey çıkarmış böyle jingle gibi bir şey ergen bir hatun şarkı söylüyor operatör değiştirmeyle ilgili ama “bu ne yaee” diye kalıyosun izleyince öyle bayık, öyle sıkıcı.
Sonra şey var bir de, firma adını hatırlamıyorum da böyle bir porselen firması, kırılan parçanın yenisiyle değiştirilmesine dair vaatte bulunuyor. Reklamın olayı bu. ama dış ses değiştiriyoz meğiştiriyoz derken altta küçük yazılar geçer ya normalde, bunda da var kampanya bazı şart ve sınırlamalara tabi muhakkak ama o yazı öyle bir geçiyor ki Atılgan mübarek. Işık hızında hareket ediyor. Anamıza sövse 6 ay da televizyonlarda dönse kimsenin ruhu duymaz.
Yılmaz Güney’in kızı Elif Güney bir kitap yazmış. Kitabında da ergen hezeyanlarını dökmüş ortaya. İşte problemli geçen bir çocukluk ve bunu babaya dayandırma süreci filan… buraya kadar da normal bence. Babasıyla ömrü boyunca barışamamış kızlar çok iyi bilirler, yeri gelince hep konuşmak ister insan: “Sen bana bunu yaptın ve ben bu yüzden mutsuz oldum.” Ama asla cesaret edip söyleyemez bunu. Ya konuşurken ağlayacağından, ya da önemsenmeyeceğini bildiğinden.
Gerçi babası insanların yüce olarak addettiği bir davanın insanı olan biri bunları konuşmalı mı, bilemiyorum. Etik ile ilgili sanırım akibeti ama olsun yine de bizim söyleyebileceğimiz bir söz yok.
İlgimi çeken şey bambaşka benim. Milliyetin sitesinde rastladım habere ben facebook’ta biri paylaşmış işte. Haberlerin kendisinden çok alttaki yorumlara takılma gibi bir sapıklığım olduğunu biliyorsunuz zaten. Şimdi paylaştığım yorum screenshot’ına bakmanızı istiyorum sadece.
Evet milliyet orası, siz de hiç şaşırmadınız değil mi?
Sabah haberlere göz gezdirirken bir şeye denk geldim; Şafak Bay’dan bahsediyor. Hani kanser olan arkadaşımız vardı ya, tedavileri için bir sosyal medya örgütlenmesi oluşturmuştuk, bir çok güçlü isime yardım çağrısında bulunmuştuk… Hatırladınız mı? Bunu soruyorum çünkü unuttuğunuzu biliyorum.
Şafak Bay, bugün tekrar hatırlattı kendini bize ve bu sefer de bilinçli bir bilinçsizliğin kurbanı oldu Şafak. Öğrenciliği zamanında katıldığı bir yürüyüşten ötürü “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet ettiği” gerekçesiyle ömründen 3 yıl istiyorlarmış Şafak’ın. 3 yıl hapis!
Dirimize yeterince küfredilmiyor ya, ölümüze de edin!
Şafak aramızdan ayrılalı yıl olacak. Şafak ömrünü bitireli yıl olacak, daha neyin peşindelerdi acaba. Hiç düşünmüyorlar mı ki bu ettikleri küfrün karşısında duracak insanlar var? Bu insanın ailesi var seveni var ve içi yanıyor?
Ben tanışma fırsatını bulamadım Şafakla hiç, ama hep düşündüm. Eşinin dostunun acısını sahiplenme gibi düşündüm. Kanserden kaybettiklerimi unutmak istemediğim için düşündüm.
Haberi okuyunca üzülmedim, kızdım bolca. Şafak’la tanışamadım belki ama içinde en çok acısını yaşayanlardan birini bizzat tanıyorum. Mahmut, Şafak’ın arkadaşlarından biri. Şafak’la ilgili tüm gelişmeleri ondan öğreniyordum zamanında. Benim de sevdiğim bir arkadaşım. Haberi okuduktan sonraki tepkilerini yazmak/paylaşmak istedim en çok:
“Bir blogum olmadığı için buradan yazacağım madem öyle kardeşim Şafak bay hakkında bazı gerçekleri bilin istiyorum. Kendisi sol görüşlüydü ve inandığı görüş hakkında belki bir kütüphane dolusu kitap okuyup araştırma yapmıştır ben şahidim.Ülkenin çoğunluğunun yaptığı gibi susmayı seçmedi. Fırat üniversitesinde haksızlıklara karşı dergi çıkarıp ,makaleler yazdılar.
İşte ne zaman etrafında insanlar çoğalmaya başladı. Çevresindeki insanlar Şafak’a kulak kesildi; o zaman Şafak bir “sorun adam” olmuştu.Kendisinin de öncülüğünü ettiği bir yürüyüşte fena halde dayak yedi. Nezarette dövmeye devam ettiler. Döven polis de neden dövüyor bilmiyor.Bana “Kardeşim diz kapağıma öyle bir vurdular ki yürümekte zorlanıyorum.” demişti. Sağlık kontrolünden geçirmeden nezarette tuttular o halde ki diz kapağındaki iltihaplanmanın kansere dönüştüğünü düşünüyoruz. tam da copu yediği ve kıpırdatamadığı yerden kanser çıktı.Sonra Şafak Bay mahkemede yürüyüş yapıp bildiri yayınladı diye “terörist” olarak suçlandı.Tabiki terörle ilgili hiç bir eylem olmadığından 06/10/1983 tarihli 12 Eylül ürünü Toplantı ve Gösteri Yürüşleri Kanunununa muhalefetten suçlandı. İşte artık ceza vermeye niyetiniz varsa kılıfına uydurmak çok zor değil.Şunu bilmenizi isterim ki kardeşim Şafak aydın bir insandı. Her ne konuşuyorsa araştırarak inceleyerek öğrenerek konuşurdu.Yine sizlerin ve medyanın yoğun baskısı yoluyla bir bakan ABD elçisini arayıp bir günde vize çıkarttı. Bir günde bir telefonlar oldu.
Peki Şafak ABD’ye gitti de ne oldu . Her hakkını söke söke aldı da ne oldu. Devlet neden Şafak’tan bu kadar korktu.Kime ne zararı oldu.Bakın siz kendi kendinize örnek vatandaş olduğunuzu düşünün. “Bu neden böyle?” dediğiniz anda karşıya geçtiniz demektir.İleri demokrasi denilen bu hükümetin sisteminde kendi işlerine gelen maddelere acil değiştirme geliyor ama Şafak’ın ceza aldığı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu 12 eylül 1980 ‘den kalma. Bunu değiştirmezler çünkü aksi takdirde içeri kimseyi atamazlar.
Ben Şafak’ın kesinleşmiş 30 ay ceza aldığını 10 gün önceden biliyordum ama annesine söylemedik. Kimseye duyurmak istemedik. Hata yapmışız duyun, bilin. Şafak’ın adını lekelemek isteyen hakimi de kınıyorum. Ellerimle toprağa gömdüm. İsterler mezarı Mersin’de, Afetevleri mezarlığında yatıyor. Her şeyi en iyi şekliyle bilen bir yargı var ŞAfak’ın öldüğünü bilemedi mi? Bu apaçık bir lekelemedir. İnsanların Şafak’a olan sevgisine,saygısına soru işareti düşürme çabasıdır. Çünkü ataması yapılmayan öğretmenler bugün hala Şafak Bay’ın yaptıklarından güç alarak haklarını almaya çalışıyorlar. Çünkü sizin “Doğru adamdı.” dediğiniz insan onlara eğri geliyor. Çünkü muhalif insan tehdit olarak algılanıyor. Çünkü tek isteği öğretmenlik yapmak olan Şafak’ın insanî isteklerini karalayacak kabahat bulamadılar. Ceza veriyorlar. Çünkü ileri demokrasi de banka hortumlarsınız, küçük kızlara tecavüz edersiniz,vergi kaçırırsınız suç olmaz.Suç : Hak aramaktır. Şimdi bu cezayı veren hakim Şafak’ın öldüğünü bilmiyor mu? Attığı her adımı bilip ona göre yargılayıp ceza veriyor ama 6 ay önce öldüğünü bilmiyor mu? peki bu nedir ?. Bu tamamen algıyı değiştirme kararıdır. Kötü gösterme çabasıdır.”
Öncelikle tabii izin aldım Mahmut’tan. “Çok memnun olurum, şu an çok kızgınım” dedi. Ben de söyleyecek bir şey bulamadım daha.